6
Adeo ve Phalen halam planlanan tarihten dört gün kadar geç döndüler. Onları taşıyan araba malikanemizin devasa demir kapılarının önünde durduğunda, bahçede dadımla çay içiyordum. Ana bahçe kapısının solunda kalan, lalelerin arasına inşa edilmiş geniş bir çardakta oturuyorduk. Dadımın sağlığım için hazırladığını söylediği iğrenç zencefilli çaydan kurtuluşum olan, topuklularını taş zemine çarpa çarpa lalelerin arasından bize doğru gelen Phalen halama sevinçle baktım. Kollarını iki yana açmış bana doğru koşuyordu.
“Castiana!” diye çığırarak bana sarıldı. Kırmızı boyalı dolgun dudaklarıyla yanaklarımdan öptü. “Halanın sana neler getirdiğine inanamayacaksın!”
Bitkinlikle güldüm. Kont Rion’un açık artırmasında gördüklerimden sonra hayatta benim için şaşırılacak pek bir şey kalmamış gibiydi. Yine de ilgiyle halama gülümsedim. “Eminim her şey senin kadar güzeldir, halacım.”
“Baban nerede?” diye sordu başını kaldırıp babamın çalışma odasının penceresine bir bakış atarken. Kıstığı koyu yeşil gözleri gün ışığının etkisiyle bir sarmaşığın rengindeydi, zehirli bakışlarına yakışan türde bir renk.
“Liman’a gitti.” diye yanıtladım. “Yarın sabah dönecek.”
Halam dudaklarında memnun bir gülümsemeyle saçlarımı okşadı ve beni kenara iterek dadım Aperire’nin karşısına, az önce oturuyor olduğum sandalyeye oturdu. Babamın yokluğundan memnun olmuş gibiydi. Zencefilli çayımdan bir yudum alırken, “Azolla erkeklerinin yakışıklılığının yüzde onu imparatorluğumuzda olsaydı, halacığın hâlâ bekar olmazdı!” diye hayıflandı. Ardından çayın acı tadıyla yüzünü buruşturarak seramik fincanı masaya geri bıraktı. “Tanrıça aşkına, Aperire. İşkence etmeyi bırak şu zavallı kıza.”
Dadım gülerek halama masadan bir mendil uzattı. “Daha erken dönersiniz diye düşünmüştüm. Castiana’nın mektubu elinize geç mi ulaştı?”
Açık artırmadan döndüğüm gece onlara bir mektup yollamıştım. Neler döndüğünü anlamalarına yetecek kadar bilgi yollamış, hemen dönmelerini söylemiştim. Yine de Azolla’da birkaç gün daha geçirmişlerdi. Arabalarından evimize doğru taşınan sandık yığınına bakılırsa nedenini tahmin etmek çok da zor değildi.
“Castiana’ma güzel bir hediye bulmadan dönmek istemedim.” diye yanıtladı halam. Ardından eliyle ana girişin önünü işaret etti. “İşte hediyen, tatlım.”
Durduğum yerde gösterdiği tarafa doğru döndüm. Adeo devasa bir valizi eve doğru sürüklemeye çalışıyordu. Kaşlarımı çatarak “Bu nedir?” diye sordum. Neredeyse yüz kiloluk bir valize sığacak nasıl bir hediye getirmiş olabilirdi?
Halamın yüzünde keyifli bir ifade belirdi. Dumanı tüten zencefilli çaydan bir yudum daha alarak, “Sürpriz.” diye mırıldandı. “Git de kardeşine yardım et. Görünüşe göre zorlanıyor.”
Onları arkamda bırakarak Adeo’nun yanına koştum. Sarı saçlarını, alın çizgisinden bağladığı siyah bir kumaşla gizlemişti. Kolsuz gömleği terden üzerine yapışmış, soğuk havaya rağmen hafifçe bronz teni nemlenmişti. Gemisi karaya vurmuş fakir bir korsan gibi görünüyordu. Taşıdığı bavulu çekiştirerek merdivenlerden yukarı sürükledi.
Yanına giderek bavulun diğer ucundan tutup havaya kaldırmak için kuvvetle çektim ama kaldıramadım. “Tanrıça aşkına.” dedim hayretle. “Bir yığın demirle mi doldurdunuz bunu?”
Adeo nefes nefese bana bakarak başını iki salladı. “Phalen halam aklını yitirmiş.”
Güldüm. “Ne diyorsun?”
“Birazdan anlarsın.” Başıyla evin kapısını işaret etti. “Beni takip et.”
Anlamayarak ona baktım. Birlikte ana kapıdan içeri girdik. Büyük, ahşap kapılar iki taraftan da açılmış, iki kadın hizmetçi tarafından tutuluyordu. İçeri taşınan küçüklü büyüklü sandıklara bakılırsa halam Azolla’da yüklü bir miktar altın harcamış olmalıydı.
Üst kata çıkan merdivenler, ana kapıya kıyasla daha yüksekti. Adeo’ya yardım için birini çağırmayı teklif etmek üzere dudaklarımı aralamıştım ki, kardeşim merdivenlerin yanından geçip ana salona girdi.
Koşar adımlarla peşinden odaya girdim ve arkamızdan kapıyı kapatarak eve hâkim olan küçük karmaşa ile aramıza bir duvar çektim. Kendini hışımla kanepelerden birine bırakan kardeşime döndüm. “Adeo?”
“Bana bir saniye ver.” dedi Adeo gözlerini yumarak soluklanırken. “Babam evde mi?”
“Hayır.” diye yanıtladım. Duvara yaslı şifonyerin üzerinden ona bir bardak su doldurup ellerin tutuşturdum. “Mektubumu okudun mu?”
Adeo suyundan büyük bir yudum alıp öne eğildi ve bardağını orta sehpanın üzerine bıraktı. “Pons.”
“Evet.” dedim. “En başından beri haritayı yanlış anladığımıza inanamıyorum. Ayrıca şu Kuzeyli herifin de kim olduğunu bulamadım.”
“Adı ne demiştin?”
“Valor.” Sinir bozukluğuyla histerik bir nefes verdim. Son karşılaşmamızda söylediklerini aklımdan bir türlü atamıyordum. “Benden hep bir adım önde olması sinirlerime dokunuyor.”
“Bazen bir Lizet olduğunu unutuyorsun, Castiana.”
Halamın sesinin salonda yankılanmasıyla hışımla sağa döndüm. Kapının ağzına yaslanmış, parmaklarının arasına sıkıştırdığı tütünü içiyordu. Sigarasını dudaklarının arasına alarak yaslandığı yerden doğrularak kapıyı kapattı ve kilidi çevirerek kapıyı kilitledi.
Sorgularcasına bakışlarımı Adeo’ya çevirdim ama neler olacağını biliyormuş gibi bayık bir ifadeyle karşısındaki kanepeye yerleşen kadını izliyordu.
Halam sigarasını tekrar parmakları arasına aldı. Adeo’nun tam karşısına oturmuştu. “Bir Lizet her zaman gücü ve avantajı elinde tutar.” dedi kırmızı eteğinin iç cebinden çıkardığı küçük yuvarlanmış kâğıdı bana doğru uzatırken.
“Bu nedir?” Uzanıp kâğıdı aldım ve yana doğru yuvarlayarak açtım. Pons’un, Kont Rion’un önüme koyduğu silahın, bir perspektif çizimiydi. Ölçülü ve kurallı bir çizim olmadığı belliydi ancak detaylıydı.
“Bahsettiğin silah bu mu?” diye sordu Adeo.
Başımı sallayarak onayladım onu. “Bunu nereden buldunuz?” diye sordum kâğıdı havada sallayarak.
“Adeo.” Halam sigarasını sehpanın üzerindeki cam küllüğe bastırdı. Sorularımı görmezden gelmek gibi bir huy edinmişlerdi ve git gite daha da sinirlerim bozuluyordu. “Castiana için getirdiğimiz hediyeyi aç, tatlım.”
Adeo sıkıntıyla oturduğu yerden kalktı ve dakikalardır tedirgin bakışlar attığı bavula doğru ilerledi. Eğilip kenarlarındaki metal kilit tokaları açarak tekrardan doğruldu.
Ayakkabısının burnunu sertçe bavulun kapağına vurdu ve kapak açılarak geriye düştü.
Bavulun içinde bir adam vardı.
Dudakları, gözleri, elleri ve ayak bilekleri kalın kumaştan iplerle sıkıca bağlanmıştı. Koyu kahve saçları terden sırılsıklam olmuş, korkunun etkisiyle tir tir titreyen vücudu iki büklüm vaziyette bavulun içinde sıkışmıştı. Göğsü hızla inip yükseliyordu zira aldığı kesik kesik hırıltılı nefesler ciğerlerine yetmiyormuş gibiydi.
Hayretle dudaklarım aralandı.
“Mektubunda silah hakkında bilmediğin pek çok şey olduğunu yazmıştın. Var olan tek örneği de o kuzeyli tavşana kaptırmışsın.” diye söze girdi Phalen halam. Oturduğu yerde rahatça geriye yaslandı ve sinsi gülümsemesi dudaklarında su gibi dalgalandı. “Halacığın da senin için bu minik sıçanı yakaladı.”
Olduğum yerde öylece dikiliyor, neyden bahsettiğini anlamaya çalışıyordum. Yüz ifademi ılımlı tutmaya çalışarak dudaklarımı ıslattım. “Kim bu?” Sorgularcasına bakışlarımı Adeo’ya çevirdim ve başımı varla yok arası hafifçe salladım. Bu bir açıklamanın çağrısıydı, neyse ki kardeşim anlamıştı.
“Ta ta!” dedi dilini şaklatarak. Ayakkabısının ucunu hafifçe bavulun kenarına tıklatarak babamınkinin kopyası gözleriyle bana baktı. Bir gösteriyi seyircisine sunuyormuş gibi, sesi ironik bir ton ile süslenmişti. “Karşınızda Cesare Benvelito. Nam-ı diğer Inventor Pontis.”
Nefesimi tuttum.
Bana canavarı değil, onu yaratanı getirmişlerdi.
Pons'un mucidini.
BÖLÜM NOTU
lutfn dusuncelerinizi yazin!! castianayi seviyor musunuz suan biraz gicik bence ama duzelir insallah.. merak etmeyin halledicem ben...


Şu an biraz gıcık evet 😅 Fazla soğuk ve kontrollü davranıyor. Ama altı dolu bir karakter, o sertliğin sebebi var.
Bence ileride kırılma yaşayınca çok daha sevilebilir olacak. Şimdilik sinir bozucu ama potansiyeli yüksek.